”Kalp Bir Kastır Yorulur” Üzerine
Türk edebiyatında kalp, bütün önemli duyguların merkezi olarak kabul edilir: Aşk, keder, cesaret, merhamet ve ötekiler. Kalp, biyolojik bir organdan çok duyguların soyut ve sembolik evidir. Yıllar önce Servet-i Fünun Romanı dersinde bir hocamın şöyle söylediğini hatırlıyorum: Bihter Ziyagil’e acı veren şey duygularıdır. Bu yüzden romanın sonunda kendini kalbinden vurur.
Kağıtlara çizilen kalp resimlerinin göğsümüzün içinde atan o hakiki şeyden nasıl da başka nasıl da gerçekdışı oluşu beni hala şaşırtır. Çocukken olduğu gibi. Yalnız öykülerle resimler değil şarkılarla filmler de, melodramik göndermeler yüzünden, bir o kadar suçludur bu kutsal kabulde. Oysa kalp yalnızca sürekli atan bir grup kas yığınıdır; fakat bu gerçeği çoğu zaman unuturuz.
Kalp Bir Kastır Yorulur‘u kim bilir kaç yüzüncü kez (ancak ilk kez gerçek bir matbaadan çıkmış gerçek bir kitap halinde) okurken tümüyle bilinçdışı süreçlerin aktif olduğu o yazım sürecinde romantik bir metaforu soğukkanlı bir biyolojik bilgiyle kestiğimi görüyorum. Kalp bir kastır. Bu cümle, edebî hafızaya yerleşmiş yumuşak kalp imgesini sertleştiriyor. Kalbi içindeki düşsel öykülerle yeniden bedene, fizyolojiye, sınıra ve gerçeğe geri çağırıyorum. Kalp bir kastır, yorulur. Melankolik bir manifesto amacı taşımıyor. Yalnız ve yalnız dürüst bir hakikate işaret ediyor, hepsi bu.
Kitapta kalp, aşkın yüce merkezi olarak değil; taşınan, yorulan, parçalanan bir şey. Gerektiğinde yenebilecek kadar da somut 🙂 Bu grotesk an, kalbi metafizik bir sembol olmaktan çıkarır ve onu bedensel bir gerçekliğe indirger. Yorulması mümkündür çünkü işlevseldir. Yıpranması mümkündür çünkü canlıdır.
Biraz önce oturup bu yazıya başlamadan hemen önce bir süredir emekliliğinin tadını çıkaran lise edebiyat öğretmenim, yaptığımız telefon konuşmasında çiçekleri sulama işine ara vererek kitaptaki kalbi üç şekilde özetledi:
- Organ olarak kalp – yorulabilir, atabilir, durabilir.
- Yük olarak kalp – anlamın ve beklentinin ağırlığını taşıyor.
- Arzu nesnesi olarak kalp – yenebilir, sökülebilir, kaybedilebilir.
Türk edebiyatında içsel anlatı geleneği güçlüdür; ancak bu gelenekte kalp çoğu zaman metaforik bir soyutlama olarak kalmıştır. Bu kitap ise kalbi yeniden somutlaştırır. Onu bedenle, kanla, etle, sindirimle, çarpıntıyla, nabızla ilişkilendirir. Böylece duygu, soyut bir alan olmaktan çıkar ve bedensel bir deneyime dönüşür.
Bu müdahale, kalbi romantizmden kurtarma girişimi olarak okunabilir. Romantizm kalbi yüceltir; bu kitabın öyküleri ise onu yorar. Romantizm kalbi idealize eder; bu kitabın öyküleri kalbi anatomik sınırlarıyla birlikte ele alır.
Belki de asıl soru şu:
Kalbi duygulardan ayırmak mümkün mü? Eğer öyleyse, geriye ne kalır?
Ne kitabın ne de yazarının buna net bir cevabı var. Ancak her ikisi de, kitap ve yazar, kalbin laboratuvar ışıkları altındaki bir avuç kas olarak düşünülmesi fikrinden hoşlanır. Bir duygu üretim üssü değil; günde ortalama doksan bin kez atan bir oksijen merkezi olarak. Duygunun yüce merkezinden, gerçekliğe; bedenin kırılgan merkezine doğru bir kayma…
Kalp bir kastır.
Ve kaslar, bilirsiniz, yorulur.
Yorum bırakın