”Kalp Bir Kastır Yorulur” İçin Kullanma Kılavuzu 📖

Bazı okurlarım, öykülerimi doğru anlayıp anlamadıklarından emin olamadıklarını söylüyor. Bazılarıysa doğrudan soruyor: “Peki, ama bu ne anlama geliyor?”

Bu kitabı okurken bazı şeyleri kaçırdığınızı düşünebilirsiniz.

Muhtemelen kaçırdınız. Tıpkı sıradan bir günün içinde kaçırdığımız bütün şeyler gibi. Yürüyoruzdur. Bulutu görür, kuşu kaçırırız.

Belki de zaten her şeyi yakalamak gerekmiyordur.

Şimdi söyleyeceklerimi, az takipçili bir TV kanalındaki yazar açıklaması gibi değil de kutusundan yeni çıkmış tuhaf bir cihazın hemen arkasından postayla gönderilen birkaç yardımcı not gibi düşünebilirsiniz.

  1. Her öykü, okur sayısınca başka anlamlara gelebilir.
  2. Kalp Bir Kastır Yorulur’un yazarına sorarsanız, o size İstanbul’da aynı kış perşembesinde geçen 11 öykünün, trajik bir 21. yüzyıl anlatısı olarak yazıldığını söyler.
  3. Ve ekler: Bu kitabı, zor duygulara ağıt yakmak için değil; onlarla alay etmek için yazdım. Halı altına ittiğimiz, kapalı kapılar ardında fısıldaştığımız şeyleri ışığa tuttum: fiziksel, ekonomik, duygusal şiddeti; okul ve işyeri zorbalığını; güvensiz evleri, yaşlanmayı ve kötü şansı. Kara mizah olmasaydı,sanırım bu öyküleri asla yazamazdım.

Bu öykülerde ölü biri konuşabilir. Bir roman kahramanı metroya binebilir. Bir insan kuşa dönüşebilir. Yıllar birkaç saniyenin içine sığabilir. Kimse dönüp size, “Buradan sonrası gerçeküstü,” demez.

Bazen olan şey gerçekten olmuştur. Bazen yalnızca bir metafordur. Bazense her ikisi birden. İkisini birbirinden ayırmak her zaman mümkün olmayabilir. Kimi zaman bir imge, bir düş bizim bütün gerçeğimiz olmaz mı?

Terra Roza öldüğünü sakin sakin bildirir. Anna Karenina kendi kitabından çıkıp İstanbul metrosuna gelir. Beyatlı’nın Mehlika Sultan’ı, üzerinde gelinliğiyle çöle sürgün edilmiştir ve 2 âşığı vardır; 7 değil.

Gerçek ile gerçekdışı arasında bir sınır kapısı yoktur. Bir tabela da.

Bazen gülmeniz gereken yerde üzülürsünüz. Bazen de tam tersi olur. Ölümün ortasından bir televizyon taksiti, terk edilmenin yanından kötü bir saç modeli, yalnızlığın içinden kayıp bir kumanda çıkabilir. Yaşamın akışı açısından bu oldukça doğaldır. Çünkü hayat, trajedinin karşısında edeple kenara çekilmez.

Parantezleri atlamayın. İnsanlar önemli şeyleri her zaman yüksek sesle söylemez. Bazen bir gerçeği yalnızca ayrıntılar ele verir.

Anlatıcıya da fazla güvenmeyin. Size seslenebilir, sizi başka bir kata indirebilir, öyküyü yeniden başlatabilir, bir karakteri yarıda bırakıp ötekine geçebilir. Bu öykülerde anlatıcı her zaman görünmez değildir. Bazen odanın içindedir. Kamerayı bırakır, karaktere yaklaşır ve bazen işe karışır.

Zamanın düzgün işlemesini de beklemeyin. Hafıza kronolojik değildir. Bir insan mahkeme salonunda çocukluğunu, hastane odasında düğününü, ölüm anında yıllar önce içtiği kahveyi hatırlayabilir. Ya da önemli anlarda anlamsız bir ton şey düşünebiliriz. Dün ile yirmi yıl önce aynı anda karşılaşabilir.

Sayfalar ilerledikçe listeler, başlıklar, bölümler göreceksiniz. İnsan zihni böyle işler. En iyi bildiğiniz şeyi, kendi hikâyenizi anlatırken bile kesintisiz bir akış yalnızca bir düştür.

Karakterlerin kim olduğunu hemen öğrenmeyebilirsiniz. Bazen önce ellerini, saçlarını, gözlerini, işlerini ya da eşyalarını tanırsınız. İsim, elbette eğer gelirse, çoğunlukla sonra gelir. Hayatımıza aldığımız insanları da eksiksiz bir özgeçmişle değil, birkaç ayrıntı ve bize gösterdikleri birkaç yüzleriyle tanırız. Öyle değil mi?

Öykülerimin dağınık, gürültülü odalar olduğu konusunda haklı olabilirsiniz. Her şeyin düzenli raflar kadar kusursuz biçimde yerli yerine oturduğu hikâyelerden hep biraz şüphelenmişimdir. Yapay çiçeklere benzetirim onları.

Özetle, bazen kaybolmak da bir yolculuk biçimidir.

Tıpkı dışarıda, gerçek sokaklarda olduğu gibi.

Sevgiler,

CananSancak


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum bırakın